20 Mart 2013 Çarşamba

Atatürk'ün Halkçılığa Bakışı


Atatürkçülüğün ikinci temel taşı, halkçılık ve milliyetçiliktir. Atatürkçü halkçılıkta, uygar bir insan toplumu için birbirini tamamlayan siyasal ve sosyal unsurlar ve değerler vardır.



Osmanlı dönemindeki iktidarın, yani padişahın, siyasal düşünce biçimine göre halk bir sürüdür. Buna bir çoban lâzımdır; o da padişahtır. Bu hususu en iyi canlandıran bir fıkrayı rahmetli Rauf Orbay’ın Yakın Tarihimiz adlı dergide yayımlanan hatıratından aktarıyorum. Rauf Bey şöyle der: Fındıklı’daki Mebusan Meclisi’ne vardığım zaman, Padişah’ı ziyarete gitmek üzere, Reis Celâlettin Arif Bey’i aradım. Makamında bulamadım; sordum, arattım, bulduramadım. Sarayda bulunmak saati yaklaştığı halde görünmedi; nerede olduğunu bilen de yoktu. Çaresiz, onun yerine Reis Vekili Balıkesir Mebusu Abdülaziz Mecdi Efendiyi alarak, Konya Mebusu Vehbi Efendi de dahil, heyet halinde Yıldız Sarayı’na gittik. Giderken yollarda, sağda solda, cihana hükmedermiş gibi mağrur, dimdik duran süngülü düşman askerlerini gördükçe yüreğimiz sızlayarak, sesimiz kısılmışçasına susuyorduk. Fakat itiraf ederim ki, maruz kaldığımız felâketin büyüklüğünü açıkça gösteren bu manzara karşısında ne benim ne de yanımdaki arkadaşlarımın, bugünlerin de geçerek yurdun ve milletin kurtulduğu güne kavuşulacağı hakkındaki imân ve ümidimiz katiyyen sarsılmış değildi. İngilizler, şimdi kuvvetlerine güvenerek her şeyi yapabilirlerdi, fakat hiçbir zulmün devam etmesine imkân olmadığı gibi, bunun da, Allah’a ve yurtseverliğinden emin olduğumuz millete güvenimiz baki kaldıkça, sonu geleceğine inanıyorduk. İşte bu duygularla mütehassis olarak saraya vardık ve derhal huzura kabul olunduk. Sultan Vahdettin, bizi karşısında görünce, gayet soğuk bir eda ile, selâmlarımıza mukabele ettikten sonra,yanındaki baş mabeyinci Fuat Bey’e hitap ile: “—Biz nasıl haber aldık, bu işi?” diye sordu. Fuat Bey, elpençe divan durmuş bir vaziyette, şu cevabı verdi: “—Efendim, dün Fransız mümessilliği baş tercümanı geldi. Anadolu’dan gelen bir takım zevatın, İstanbul’un emniyet ve huzurunu ihlâl edecek harekâtta bulunduklarından bahisle, İtilâf Devletleri mümessillerinin şehrin asayişini muhafaza için, bir nümayiş yapılmasına karar verdiklerini, ancak bunun, İstanbul’un statükosunu ihlâl edecek bir hareket olmayacağını söyledi.” Vahdettin, bir işaretle Fuat Bey’i salondan çıkardıktan sonra, bana döndü: “— İşittiniz mi beyefendi, bu adamlar her şeyi yaparlar. Yaptıkları bu kadarla da kalmaz- Daha fazlasını yapmağa da cüret edebilirler. Onun için, Meclis’teki konuşmalarınıza dikkat edin.” Ben cevap vereceğim sırada, Konya Mebusu Vehbi Hoca, heyecanını zaptedemedi, benden evvel konuşarak: “—Efendim, ne yapsalar milleti yıldıramazlar. Millet, hilâfet ve saltanata sadıktır. Memleketin kurtarılması için uğraşıyoruz. Müsterih olunuz padişahım.” Fakat Vahdettin hiç de müsterih görünmüyordu. Tekrar etti: “—Rica ederim, dikkat edin. Bu adamlar, her şeyi yaparlar, Meclis’teki sözlerinize dikkat edin.” Bu sefer, Abdülaziz Mecdi Efendi, heyecanlandı ve oturduğu yerden, percereden görünen Dolmabahçe önünde demirli düşman donanmasını gösterek: “— Padişahım dedi, bu kâfirlerin zoru işle su kenarına kadar geçer. Ötesinde sökmez- Anadolu pulattır. Memleketin selâmeti için atıldığı mücadelede mutlaka muvaffak olacaktır. Bundan emin olunuz-” Vahdettin, oralarda değildi. Söylenenleri duymuyormuş gibi, zihnine yerleştirmiş olduğu aynı nakaratın üzerinde duruyordu: “— Tekrar ediyorum. Akıl için yol birdir. Vaziyet meydandadır. İsterlerse yarın Ankara’ya da giderler.” Vahdettin’in bütün ruh haletini ve bilhassa şunun bunun tesiri ile gözünde büyüttükçe büyüttüğü düşmanlardan, her arzu ve emellerine kayıtsız şartsız mutavaat edecek dereceyi bulan korkaklığını sarahatle belirten bu sözleri karşısında, ben de kendimi tutamadım: “-Müsaade buyurun, dedim. Misak-ı Millî ile tesbit edildiği veçhile, hilâfet ve saltanat makamı ile memleketin kurtarılması bahis konusudur. Fakat, cereyan-ı hale göre eğer biz, bu milletin duygularına tercüman olabiliyor sak, şunu arzedelim ki milletin sizden istediği, Meclis karan olmadan herhangi bir milletlerarası vesikayı imzalamamaktır. Aksi takdirde, istikbali çok karanlık görüyoruz. 0 kadar ki, akıbetin ne olacağı şimdiden kestirilemez.” Vahdettin, bu sözlerim üzerine, sinirliliğini açıkça belirten bir tavırla oturduğu koltukları kalkıp bakışlarını gözlerime dikerek: “— Rauf Bey! Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. 0 da ben’im.” Onun bana bu sözü, aynen bir müddet evvel, Ahmet Rıza Bey’le birlikle İzzet Paşa Kabinesi’ni tazyik eyledikleri sırada kendisini ziyaretimiz esnasında söylemiş olduğunu da hatırladım, demek ki çobanlık rolünü oynamağa pek hevesli, gerçekten de kararlı ve azimli imiş. Arlık bizim için söylenecek bir şey kalmamıştı. Zaten onun davranışı ile beraber, biz de oturduğumuz koltuklardan kalkmıştık. Karşılaştığımız andaki halden çok daha soğuk bir hava içinde ayrıldık.

Atatürk’ün halkçılık sisteminde ise halk, bir sürü değil hâkimiyetin dayandığı tek kaynaktır. Halk hâkimiyetini, seçtiği temsilcileri ile kayıtsız şartsız dilediği gibi kullanır. Bu bakımdan hükümetinin adı da “halk hükümeti” dir.

Atatürk 1 Aralık 1921 günü Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada bu konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir. Sosyalist hükümet değildir ve gerçekten kitaplarda mevcut olan hükümetlerin bilimsel niteliği bakımından hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. İlmî, içtimaî noktadan bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse halk hükümeti deriz”

O, kendisinden önce yapılan ıslahat atılımlarındaki kopyacılığı ve taklitçiliği eleştirirken, aynı nutukta şöyle der: “Kendimizi dünyada bulunan herhangi bir hükümete benzetmek kadar hala olamaz. Biz kendi benliğimiz içinde ve kendi mizaç ve tabiatımızla ilerliyoruz ve ilerleyeceğiz. Biz benzememekle ve benzetmemekle övünüyoruz. Çünkü biz, bize benziyoruz.”

Atatürk’ün halkçılık prensibinin temel esaslarını belirten 13 Eylül 1920 tarihli programını, Büyük Millet Meclisi, 18 Kasım 1920 tarihinde Halkçılık Beyannamesi adını taşıyan bir bildiri ile yayımladı. Bu bildiride halkçılığın dayandığı temel esas, şu suretle belirtilmişti: “ Türkiye Büyük Millet Meclisi, hayat ve istiklâlini yegâne ve mukaddes emel bildiği Türkiye halkını emperyalizm ve kapitalizmin baskı ve zulmünden kurtararak irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmakla amacına ulaşacağı kanısındadır. Halkın öteden beri karşılaştığı sefalet sebeplerini,yeni araç ve örgütlerle kaldırarak, yerine refah ve mutluluk yerleştirmeyi ister ve bundan dolayıdır ki toprak, adliye ve iktisat işlerinde ve diğer meselelerde sosyal kardeşliği ve yardımı halkın ihtiyacatına göre yenilikler vücuda getirmeyi hedef sayar.”

Bu yazılardan da anlaşılmaktadır ki, Türkiye’nin kalkınması sağlanırken o zaman içtimaî uhuvvet “sosyal kardeşlik” ve içtimaî teavün “sosyal yardım” deyimleri ile belirtilen, bugün ise, “sosyal adalet” ve “sosyal güvenlik” deyimi ile Anayasa’mızda yer alan ilkeler, halkın kalkınmasında egemen olacaktır. Böylece Yeni Türkiye Devleti, sınıf kavgalarına meydan vermeden kalkınacaktır.

Atatürk 1 Aralık 1921 tarihli konuşmasında, halkçılığın tanımlamasını yapmıştır. Bu tanımlama şöyledir: “Halkçılık, sosyal düzenini, çalışmasına ve çalışmanın verdiği haklara dayandıran sosyal bir meslektir.” O bu tanımlamayı da şöyle açıklar: “Biz bir hakkı çalışma sayesinde elde ederiz. Yoksa, arka üstü yatmak ve hayatını çalışmadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur, hakkı yoktur.”

Atatürk’ün toplumda sosyal barışın sağlanmasını amaç sayan özleyişlerinden biri de “toprak reformu” nun gerçekleşmesi idi.

Daha 1922’lerde, toprağı olmayan çiftçiyi toprak sahibi yapmayı düşünen Atatürk, 1 Kasım 1928 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü dönem ikinci toplanma yılını açarken bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklar: “ Yeni faaliyet devremizde, gerek bu bölgede (doğu illerinde) gerek memleketin diğer kısımlarında toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesi ile ehemmiyetli olarak uğraşacaksınız.” 1 Kasım 1929’da üçüncü dönem toplanma yılını açarken yine bu konu üzerinde durarak şu temel noktayı belirtir: “Çiftçiye arazi vermek de hükümetin sürekli olarak takip etmesi lâzım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsüne isleyebileceği kadar toprak temin etmek memleketin üretimini zenginleştirecek başlıca çarelerdendir.” Atatürk Türk milletini dinamik idealine ulaştırmak için, bütün inkılâplarını, her zaman alt yapıya nüfuz edecek ve sosyal yapıyı değiştirecek bir ön koşul olarak gerçekleştirmekte idi. 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin beşinci devre ikinci toplantı yılını açış nutkunda Türkiye’deki toprak sorunu üzerinde şunları söyler: “Toprak Kanunu’nun bir neticeye varmasını Kamutayın yüksek hizmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lâzımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır. Bundan fazla olarak büyük araziyi modern vasıtalarla işletip vatana fazla istihsal temin edilmesini teşvik etmek isteriz”

Atatürk ölümünden 1 yıl önce, beşinci dönem üçüncü toplanma yılını açarken bu özleyişini son defa olarak şöyle açıklıyordu: “Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünmez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlanmak lâzımdır.

Küçük büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını arttırmak,yenileştirmek ve korumak tedbirleri, vakit geçirilmeden alınmalıdır. Her halde, en küçük bir çiftçi ailesi, bir çift hayvan sahibi kılınmalıdır. Bunda, ideal olan öküz değil beygir olmalıdır. Öküz, ancak bazı şartların henüz temini güç bölgelerde hoş görülebilir. Köylüler için, umumiyetle pulluğu pratik ve faydalı bulurum. Traktörler, büyük çiftçilere tavsiye olunabilir. Köyde ve yakın köylerde müşterek harman makinaları kullandırmak köylülerin ayrılamayacağı bir âdet haline gelmelidir.

Memleketi iklim, su ve toprak verimi bakımından ziraat bölgelerine ayırmak icap eder. Bu bölgelerin her birinde köylülerin gözleriyle görebilecekleri çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern, pratik ziraat merkezleri kurulmak gerektir.”

Görülüyor ki Atatürkçü halkçılık, üst yapı inkılâplarını alt yapı doğrultusunda yapılacak sosyal değişmelerle tamamlamak amacını gütmektedir. Atatürk’ün sağlığında öğütleyip gerçekleştiremediği ekonomik ve toplumsal alt yapının değiştirilmesi, artık Türk milletinin kesinlikle dinamik idealinin en önemli bir unsuru olmalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder